İstanbul
2700 yıllık tarihi boyunca 135'i aşkın adla anıldı. Evliya Çelebi
seyahatnamesinde doğu-batı dillerinde 25'e yakın ad sayıyor. Her halkın
kendi dilinde söylediği bu adlar efsanelerle iç içe doludur. Kıskanılan
arzulanan, bir türlü sahip olunamayan bir sevgili gibiydi. Binlerce
yıllık tarihini, insanlığın ve insanların hiç değişmeyen tutkusu belirledi.
Zenginlik ve iktidar. Zenginlik: Ticaret, iktidar: Taht ve Devlet
demekti. İstanbul her ikisinin de merkezi oldu. Kültürel kaderi doğu
ile batı arasındaki köprü konumuyla belirledi. Dünyanın iki kıtaya,
iki dünyaya yayılmış tek kenti İSTANBUL…
Bütün yerleşimler coğrafi çevrelerinden etkilenirler. Bütün kentlerin
kuruluşunda dağı, denizi, suyu, rüzgarı, iklimi ile coğrafyanın önemli
etkisi olur. Ama İstanbul'da bu etki kentin kuruluşunda, hem de her
yeniden doğuşunda belirleyici olmuş, kadere dönüşmüştür. "Mısır
Nil' in ürünüdür"denir. İstanbul'un tarihinde, bir bakıma, coğrafyasının
ürünüdür. Kentin 2700 yıl boyunca aynı yerde kalan çekirdeğinin, kalbinin
bulunduğu nokta, Boğaziçi'nin güneyinde Haliç ve Marmara arasında
kalan "tarihi yarımadanın" burnudur. Günümüzde üzerinde
Saray burnu, Topkapı Sarayı, Ayasofya ve Sultan Ahmet'in bulunduğu:
kuzey yamaçları Eminönü'nü, Haliç'e inen güneyde Marmara Denizine
bakan bu yarımada bir kartal kafasına benzer.
Çevresinde
henüz yapılaşma olmadığı bir dönemde Topkapı Sarayı ve Ayasofya'nın
bulunduğu noktada durup çevresine bakan bir kişinin gördüğü manzara,
kuzeyde kıvrıla kıvrıla Karadeniz'e açılan bir su yolu: Boğaziçi;kuzeybatıda
eşini bir başka yerde görmediği muhteşem bir doğal liman Haliç;
doğuda, karşı kıyıda hem sığınılabilecek, hem fethedilebilecek ve
kendisini Anadolu'nun, Arabistan'ın, Afrika'nın; Uzakdoğu'nun kalbine
kadar götürebilecek yol olanakları sunan Kadıköy, Üsküdar, güneydoğuda
denize serpiştirilmiş doğal sığınaklar olan adalar, güneyinde hem
savaş hem ticaret gemilerinin Akdeniz'e çıkmasını sağlayan Marmara
denizi; doğuda ve kuzeydoğuda göz alabildiğine uzanan ormanlar ve
tarıma elverişli topraklardır. Aynı kişi eski çağlarda çok önemli
olan bir başka şeyi de görecektir. Bulunduğu noktadan bakıldığında,
dört bir yandan gelebilecek her türlü saldırıyı henüz uzaklardayken
fark edebilmektedir ve kentin konumu bu tehlikelere karşı güçlü
bir savunma oluşturma imkanı vermektedir.
Denizin
en önemli ticaret, dolayısıyla zenginlik yolu olduğu çağlarda, denizlerin
ve karaların tartışmasız kavşak noktasını meydana getiren bu noktada
kurulacak bir kent,, zenginliğe, güce, ihtişama gebedir ve öylede
olmuştur.
Yörenin
geniş anlamdaki coğrafyası, denizleri, suları, kıyıları, akıntıları,
tepeleri, vadileri, ırmakları, rüzgarları, hayvan ve bitki örtüsüyle
günümüzdekine yakın şeklini çok eskilerde değil 7-8 bin yıl kadar
önce aldı. Kentin deniz ulaşımı ve balıkçılık açısından çok önemli
olan Boğaziçi dip akıntıları ve kimi özellikleri ise 3-4 bin yıl
önce dengeye kavuştu. İstanbul'da yaşayanlar kentin ikliminin bugün
bile ne kadar değişken ve sürprizlerle dolu olduğunu bilirler. Aynı
mevsim, aynı ay hatta aynı gün içinde kuzeyden taa Sibirya'dan veya
Balkanlar'dan gelen soğuk hava ile Akdeniz'den gelen sıcak rüzgar
yer değiştiriverir. Çünkü kent farklı iklim kuşakları arasında hatta
bunların tam ortasındadır. İklim değişikliklerine bu kadar açık
olması ve bu değişiklikleri uzun süreli ve sert yaşaması. Kentin
kurulduğu çevrede milyonlarca, yüzbinlerce ve son binlerce yıl boyunca
büyük coğrafi değişmelere yol açmıştır. Değişen sadece iklim olmamıştır,
kentin üzerinde kurulu olduğu bölgenin jeolojik yapısıda çağlar
boyunca değişmiştir.
Kentin
bugün yayıldığı alan üzerinde bulunan ilk yerleşme izleri 300 bin
yıl öncesine gidiyor. Belki bunlardan daha önceleri de insanlar
geçmişti. Henüz boğazların açılmadığı, karaların kesintisiz olduğu
yüz binlerce yıl öncesinde, Afrika'dan çıktıkları varsayılan insanların
Avrupa'ya doğru yürüyüşlerinde, bu bölge zorunlu geçitlerden biriydi.
İstanbul çevresinde pek çok yerde, yüz binlerce yıl öncesine ait
ilkel aletler, insan topluluklarının izleri bulunuyor. Küçükçekmece
gölünün yakınındaki Yarım Burgaz mağaralarında 300 bin yıllık insan
izlerine rastlandı. Bostancı ve İçerenköy'de, Avcılar'da, Haramidere'de,
Dudullu çevresinde, Boğazın Anadolu Yakasında Göksu Deresi boylarında
100 bin, 50 bin, 15 bin yıl öncesine ait yerleşme izleri var. M.Ö.
1200'lerde İlliryalı'ların göçe zorladıkları Trak'lar, Frigya'lılar,
Bitinya'lılar İstanbul yakınlarına yerleşmeye başlar.
Tarihin
babası sayılan Halikarnassoslu Heredotes Bizantion'un 17 yıl sonra
kurulduğu bilinirken, Eusebius Halkedon'un kuruluş tarihini 685,
Bizantion'unkini 660 olarak verir. Şehrin kuruluşuna ilişkin bir
başka gerçek Megaralıların tüccar bir halk olduğu, daha önce Sicilya'da
da ticaret kolonileri kurdukları; ticaretin, kolonilerin kurulmasının
başlıca etkenleri bulunduğudur. Bu olgu Megara'lıların kentlerini
kurmak için neden bugünkü Sarayburnu-Topkapı Sarayı çevresini seçtiklerini
açıklar.
Bu
noktadan itibaren kentin kuruluşuna ilişkin olarak tarihsel verilerle
efsaneler bazen çatışıp, bazen birbirlerini tamamlayarak iç içe
geçer. Hem tarihe, hem de efsaneye göre, kentin efsanevi kurucusu,
Bizantion'a, daha sonra Bizans'a adını veren Bizans'tır (Byzas,
Buzas, Vizas). Peki Bizans kimdi? Büyük ihtimalle Megaralı kolonistlerin
belki bir asil, belki girişken ve zengin bir tüccar olan reisiydi.
Bu adın Trak kökenli olduğu iddiaları da vardır ve Bizans efsanelerinin
bazı bölümleri veya bazı değişik anlatımları bu iddialara güç kazandırmaktadır.
Bizantion'un
kuruluşunu ve İstanbul Boğazı dahil çevrenin oluşumunu açıklayan
efsanelerden en yaygın olanına göre, Olimpos'un en büyük tanrısı,
çapkınlığıyla ünlü Zeus, Argos Kralı'nın güzelliğiyle ünlü kızı
İo'yu görür ve ona vurulur. Zeus'un karısı Baştanrıça Hera, bu aşkı
öğrenince kıskanarak öfkelenir ve İo'dan intikam almak ister. Zeus,
İo'yu korumak için, kızı beyaz bir inek şekline sokar. Ama Hera,
ineğin başına bir dev nöbetçi koyar. Zeus, habercisi tanrı Hermes'i
gönderip devi öldürtür. Bu kez Hera, İo'nun rahatını kaçırmak için
ona bir atsineği musallat eder. İnek şeklindeki İo, sinekten kurtulmak
için kendini sulara atar ve Boğazı yüzerek geçer.
Efsanenin
bir başka anlatımına göre, Boğaz'ı geçerken derin vadi sularla dolar
ve Boğaz böylece oluşur. Boğaziçi'nin Yunanca adı olan "Bosforos"
sözcüğü "boos":sığır ve "foros":delmek, geçmek
sözcüklerinden oluşmuştur. Sinekten ve Hera'nın öfkesinden kurtulmaya
çalışan İo, Boğaz'ı geçip Haliç'e varır; burada, Kidaros (Alibeyköy)
ve (Kağıthane) dereleri arasındaki tepede Keroessa adlı bir kız
doğurur. Keroessa'yı su perisi Semestra büyütür. Kız büyür ve deniz
tanrısı Poseidon'dan hamile kalır. Bizas adı verilen bir erkek çocuğu
doğurur. Bizas, tanrı Apollon ve babası Poseidon'un yardımıyla kentini
surlarla çevirir. Trakyalılar kente saldırdığında onları yener.
Zaferlerinde baş yardımcısı karısı Fidaleia'dır.
Efsanenin
bir başka anlatım biçimine göre, Bizas Trak kralıdır ve Kral Barbisios'un
kızı ile evlidir. Bizantion'u kayınpederinin yardımıyla karısı Fideleia
için kurmuştur.
|